Annapurna Yolunda Bir Kaybolma Hikayesi

Dağ bayır trekking yapmak güzel şey, yemyeşil ormana gürül gürül akan şelaleler, kuşlar eşlik ediyor, her yerde muhteşem manzaralar. Ama bunlar günde 10 saat komando gibi yürüyünce anlamını kaybedebiliyor bir saatten sonra, hele bir de o ormanda kaybolmuşşan ve bu hayatta başına gelebilecek en kötü anlardan biriyse ve hatta en kötüsüyse!

Yürüyüşün beşinci günü sabahına gayet moral ve motivasyonu yüksek şekilde başladık. Bir önceki gün 10 saat yürüyüp hedefimizin bile ilerisine varmak, yatak döşek hastalıktan sonra keyfimizi yerine getirmişti. O gün de aynı gazla yola çıktık. Buralarda her yolda yönlendirici işaret, tabela filan yok, bazen iki yol ayrımında kalıyorsun, yazı tura atmak gibi oluyor seçim yapmak. Eğer yanlış yolu seçersen kaybolursun… Hostelden ayrılıp böyle iki yol ayrımında kalınca, hostel sahibi aşağıya gidin dediği için biz de aşağıdaki yolu seçtik. Mevsim muson mevsimi olduğundan her yer ıslak ve etrafta yüzlerce sülük vardı. Bunlar ormanda yürürken ayakkabınıza tırmanmaya başlayıp her yerinize ilerleyebiliyorlar ve eğer farketmezseniz, kanınızı içmiş bir şekilde bedeninizi terk ediyorlar. Sonradan kanayan yerlerinizi görünce ısırıldığınız farkediyorsunuz. Eğer farkederseniz, daha ısırmadan vücuttan uzakkaştırılabılırsınız ama ısırırsa mutlaka üzerine tuz dökmek gerek bırakması için. İşte böyle bir ortamda elimizde tuz paketiyle bağrış çağrış ormanın içinden 1 saatte nehir kıyısına vardık ama ne bir köprü var ne de geçiş yolu karşıya. Murat nehir kıyısından ileriye doğru yürüyelim bari deyince başladık yürümeye. Yaklaşık yarım saat sonra karşı köye geçen bir köprü gördük ama nehir yolunu kocaman bir kaya kapattığı için bize daha fazla yürüme imkanı vermiyordu. Ya nehre girecektik, ya da yukarıya tırmanıp kayanın etrafını dolaşacaktık. Biz ikinci yolu seçtik!!!

IMG_3362.JPG

Kayalık yoldan yukarıya tırmandık ama kayanın arkasına dolaşılacak bir yer yok. Ben daha fazla da ilerleyemiyorum korkudan. Murat sen bekle ben yana geçip seni buraya çekeceğim dedi. Yukarıya tırmanıp benim soluma geçti ve bana elini uzattı. Bulunduğum yerde sadece bir ağaç kökü var tutunanabileceğim. Ona tutunup bir ayağımla da bulunduğum yerden destek almaya ve kendimi çekmeye çalışıyorum ama nafile. Korkudan, heyecandan, aşağıdaki yaklaşık beş metre tırmandığım yükseklikten dolayı bir türlü kendimi yukarı Murat’ın yanına çekemiyorum. Murat sıkı bir şekilde bileğimi kavrayıp, korkma bırakmam seni dedi, dedi ama bir yandan da bağırıyor gayret et diye. O bağırdıkça ben daha çok debeleniyorum olduğum yerde iyice güçsüz kalıyor kolum bacağım. Yaklaşık on beş dakika sonra bir gayret Murat’ın bileğinden güç alıp sırtımda çantayla birlikte yukarıya çıktım çıkmasına ama o kadar korkmuştum ki başladım ağlamaya. Murat bırakmazdı bileğimi ama ya ikimizde aşağı yuvarlansaydık? Onun sırtında bir de 8-9 kiloluk çanta var. Ağlama faslı bitip kendime gelince, gerçekle yüz yüze geldik. Burası bildiğin balta girmemiş yoğun bir orman ve yürüme yolu yok. Ağaçların, bitkilerin dibi bile gözükmüyor. Nereye bastığını bilmiyorsun, nereyi tutacağını bilmiyorsun. Murat önde ben hemen arkasında bu yoğun orman yatağı içinde kendi yolumuzu açarak ilerlemeye başladık adım adım. Ama ne ilerlemek! 10 metreyi yarım saatte filan geçiyoruz. Önce yukarıya doğru tırmandık belki patika buluruz diye, baktık bir yol hatta güneş ışığı bile gözükmüyor sonra tekrar aşağıya doğru inmeye başladık. Aşağısı uçurum gibi dereye doğru, o yüzden biraz ortalarda durup solumuza doğru yürümeye başladık. Murat çıplak elle ağaç kökü, bitki sapı ne varsa tutuyor, sağımız solumuz çizildi çoktan. Bir de bu sülükler yok mu, her tarafımızı ısırdılar. Onları üzerimizden mi atalım yoksa kendimize yol mu açalım diye durduğumuz yerde ben tekrar ağlamaya başladım. Aradan 2 saat geçmişti ve biz hala bir yol bulamamıştık. O anda Murat bana sol taraftan su sesi geliyor oraya doğru gidelim dedi, bu bile bir saatimizi aldı neredeyse. Şelaleyi bulduğumuzda çok sevindik çünkü suyun içinden aşağıdaki dereye doğru kayalara tutunarak inebilirdik. Öyle de oldu gerçekten, kıyafetlerle girdik suyun içine, Allahtan sırt çantaların yağmurluğu var da çok su girmedi, ama bizim üst baş, ilk günkü muson yağışı nedeniyle yeni yeni kuruyan ayakkabılar tekrar ıslandı. Neyse biz kurtulalım da kurur yine. Yarım saat süren bir inişten sonra bütün umutlarımı bitiren bir kayaya denk geldik. Artık kayalara tutunarak aşağıya doğru inme imkanı yoktu çünkü su dümdüz aşağı dökülüyordu, yani uçurum. Biz James Bond filan olmadığımızdan o kayadan aşağı atlamak yerine, yine solumuzdaki ormana girdik. Allahım yine başlıyoruz. O kadar korkunç ki nerede ilerlediğini bilmeden yürümek, neye tutunacağını bilmemek, yılan mı var zehirli böcek mi bilmiyorsun, elime bir şey batar mı kısmını geçtik zaten, eller gitti Murat’ın yolu o açtığı için… Yine adım adım solumuza doğru ilerleyince biraz güneş ışığı alan bir alan gördük. Bir gayret oraya kadar tırmanıp etrafa baktığımızda ormandan kurtulduğumuzu, kayalık tepeden aşağıya doğru inebileceğimizi gördük! Sanırım kurtulmuştuk. Tepeden yavaş yavaş aşağıya doğru inmeye başladık. Istanbuldayken üyesi olduğumuz Anadolu Dağcılık Kulübü ile bir çok hafta sonu trekking, tırmanma aktivesine gitmemize rağmen o an sanki bunları hiç daha önce yapmamış biri gibi korkarak ilerliyordum ki, artık mecalim kalmamıştı. Oturabileceğim bir alan bulunca kendimi güvene aldım ve sinir bozukluğundan başladım tekrar ağlamaya. Ben gerçekten o gün öleceğimizi düşündüm. Bu yoğun ormanda kaybolacağımızı, kimsenin bizi duyup bulamayacağını düşündüm. Yaptığımız bu yürüyüşte rehbersiz gidenlerin yolu kaybedip ormanda öldüğü haberleri aklıma geldikçe endişelerim daha da arttırmıştı tabi. Bu anı videoya çektim çantamdan bir gayret kamerayı çıkarıp. İzledikçe hayatın her anının ne kadar değerli olduğunu bir kere daha anlayacaktım sonradan. Bu kayalık tepeden yavaş yavaş aşağıya inip, yaklaşık 5,5 saat önce gördüğümüz o köprüye ulaştık. Ulaştık ama o kadar bitkindik ki, yürümeye halimiz kalmamıştı. Üstümüz başımız çok kirliydi, benim pantalonum yırtılmıştı. Her yerimizi sülük ısırmıştı. Ayakkabılarımız ıslandığı için akvaryuma dönmüştü, Tırmanma ve inişlerde kolumuzu bacağımızı vurduğumuz için her yerimiz yara bere içindeydi. Savaştan çıkmış gibiydik ikimizde ama sağdık!

img_3367

img_3371

Köprüden karşıya geçtiğimizde yolun başında genç bir kadın bizi bekliyordu. Yanına gittiğimizde, bizi tepedeki evinden gördüğünü ve yardıma gelmek için aşağıya indiğini söyledi. Çok şaşırdık, kadıncağız çantamı aldı sırtımdan yürümeye halim olmadığını görünce. Elimdeki bambu bastonum şelaleye düştüğü için yürüyüş desteğim olmadığından, yerden bulduğu uygun bir ağaç dalını verdi daha rahat yürüyeyim diye. Yaklaşık 15-20 dakikalık zorlu bir yürüyüşün ardından tepedeki evine geldik. Her yerimizde hala sülükler vardı, bana yardımcı oldu temizlememe. Üstümüzü başımızı değiştirdik, elimizi yüzümü yıkadık. Biz o gece iki çocuğu ve kocası ile birlikte yaşayan Rita ile kaldık. Kendilerinin tepedeki evlerinin yanında trekkingcilere hizmet veren küçük bir restaurantı olduğu için bize akşam çorba da yaptı, uyumamız için kendi yataklarını verdi. O gece gözümü her kapadığımda her yanda sülükler ve gözleri olan ağaç kökleri gördüm. Hayatımın en zor gününü geçirmiştim. Bir gece önce anneme mesaj atıp, merak etme biz iyiyiz buralar çok güzel deyip de, ertesi gün bunlar başımıza gelince hayatım gerçekten bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Sevdiklerimi bir daha görememek fikri korkunçtu. Ama kurtulmuştuk. Rita’nın evinden karşı tepeye bakınca aslında yaklaşık 6 saatimizi geçirdiğimiz bu yerin yüz metre bile olmadığını görmek işi daha da trajikleştiriyordu. Hepi topu yüz metre ama onu bir de bize sorun!

Ertesi sabah güne her zamankinden daha erken başlayıp yola koyulduk. Evden ayrılmadan Rita ve kızlarıyla bir hatıra fotoğrafı çektirdik. Adreslerini aldık fotoğrafı onlara göndermek için. Hayatım boyunca bu aileyi hiç unutmayacağım sanırım ve bu korkunç günü de…

img_3394

Dün gece Hindistan’a geçtik Nepal’den. Bir ay kadar buralardayız. Siz bu yazıyı okurken, ben de Nepal ve Nepalliler hakkında yazayım biraz. Bu arada sevdiklerinizi arayın, mesaj atın, onları sevdiğinizi söyleyin, bulunduğunuz anın keyfini çıkarın. Kendinize dert ettiğiniz şeylerin gerçekten dert edilecek şeyler olup olmadığını düşünün yatmadan. Hayat kısa, kuşlar uçuyor…

Hepinize iyi geceler

Sevgiyle…

Berra

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s